Haberler

  • Harvard'da konuşma

    Temelkuran, 29 Eylül 2010'da Harvard Universitesi'nde konuşma yapacak.

  • Michigan Üniversitesi'nde konuşma

    Temelkuran, 27 Eylül 2010 tarihinde Michigan Üniversitesi'nde konuşma yapacak.

  • ABD'de 2010 yazının en iyi çeviri şiir kitabı, Book of the Edge

    Kıyı Kitabı'nın geçtiğimiz günlerde Amerika'da yayınlanan İngilizce versiyonu Book of the Edge, The Montserrat Review tarafından 2010 yazının en iyi çeviri şiir kitabı olarak tavsiye ed...>>

  • “Kıyı Kitabı” İngilizce’de…

    Ece Temelkuran'ın yazdığı “Kıyı Kitabı” ABD’de yayınlandı. Boa Editions’dan çıkan kitabın İngilizce edisyonundaki ismi “Book of the Edge”. Çevirisi Deniz Perin tarafından ya...>>

  • “Ağrı’nın Derinliği” İngilizce’de…

    Ece Temelkuran’ın Ağrı’nın Derinliği adlı kitabı New York’da “Deep Mountain” adıyla yayınlandı. Verso Kitapları tarafından yayınlanan kitap Türkiye’de 50 binden fazla okura u...>>

  • Kitaplar

  • Muz Sesleri

    Hep bir iç savaştır aşk. Bir neden arar kendine...

    Tıpkı Ortadoğu gibi. Dinlerin, kültürlerin, kimliklerin bir arada olması ya da olamaması gibi. ruh ve tenin bitmeyen savaşı gibi. Muz Sesleri, herkesi hiç kimse yapan sessizikten kurtulmanın, kendi Ortadoğunuzu bulmanın romanı.

    “Onu ağustosta muz tarlalarına götürecektim. Muz seslerini dinleyecekti. Nasıl sevineceğini, hayret edeceğini düşündükçe…” Ece Temelkuran, kalplerin yağmalandığı yerden anlatıyor hikâyesini; Ortadoğu’dan. Bizden alıp döküntülerini iade ettikleri hikâyelerimizi geri almak için… Aşklarımızı, acılarımızı, haysiyetimizi… Yağmalandıkça kapattığın kalbini aç şimdi. Çünkü bu senin hikâyen. Sen de Ortadoğulusun!

    [caption id="attachment_99" align="alignleft" width="150" caption="Muz Sesleri" class="test123"]Muz Sesleri[/caption]

  • Kıyıdan

  • 01-09-2010 - Ikea kafası

    ANNEMLE babamın evinde bir masa var. Kendisi tarihin başlangıcından beri orada. Kardeşimle onun etrafında belki bin kez koşmuşuz, yorgun bir emektar yani. Hatta İnan masanın üzerinden atlamayı âdet haline getirmişti dört yaşındayken, tahmin edilebileceği üzere dünyanın en mühim avantür hadisesiydi bu. Doktorlara filan gidildi bu masa yüzünden fakat masa gitmek bilmedi hayatımızdan. Ben de evin bütün melamin tabaklarını alıp pikniğe giderdim masanın altında. Daha az medikal şahsi avantür anlayışım! Söz konusu masanın etrafında epey kavga edildi, rakı içildi, ağlandı, gülündü, yumruk vurulup kalkıldı, dirsekler dayanıp barışıldı. Masa başından hamiyet sahibi bir masa, ağır başlı, pek konuşkan değil; nereden baksan evin büyüğü konumunda. Masa belki hepimizi gömecek, dirayetli. Kendine göre tamir edilme, cilaya gitme merasimleri vardır. Masa değil, upuzun metraj, epik film: “Masa da masaymış ha!” Oysa dünyanın en düz, en dört ayaklı, en kendi halinde masası sözünü ettiğim. Fakat asla malzemesiyle anılmayacak kadar şahsiyet sahibidir kendisi. Çünkü o “masadır”“Masa” denince evdeki diğer masaların değil, bizatihi “masa”nın kastedildiği anlaşılır. Yani şöyle diyebiliriz: Temelkuran Ailesi için “masa” kavramının karşılığı belli bir masadır. Aksi düşünülemez, değiştirilmesi teklif edilemez! İSVEÇLİYLE OYUN OLMAZ! Gelelim bugüne... “Arif Usta” diyorum, “İsveç’e kafa tutma. Bu adam bu vida buraya takılacak diyorsa buraya takılacak.” Ikea’dan bir masa aldık üzerinize afiyet,monte ediyoruz. Arif Usta normal bir insan olduğu için bu masanın“şöyle de monte edilebileceğini” söyleyerek masa ile birlikte verilmiş, normal Türk insanında alınganlık yaratacak düzeyde basit broşürdeki basamakları izlemeyi reddediyor. Ben deneyimliyim. Daha önce, “Bu vida fazla galiba” diyerek kafaya göre yaptığım Ikea masayı söküp yeniden takmışlığım var. O yüzden biliyorum: İsveçliyle oyun olmaz! Arif Usta’ya durumu “Alman panzerleri” üzerinden anlatıyorum, sistemli oyun planı, futbol matematiği filan. Nihayet beklenen oluyor, her Ikea montaj macerasında olduğu gibi her şeyin bizim için önceden eksiksiz bir biçimde düşünülmüş olduğuna, vidaların tam sayısında verildiğine hayranlıkla hayret ediliyor. SİNİR BİR ŞEY! Ikea seferleri sürecinde sıra perde bahsine geliyor. Mahallenin elektrikçisiyle, efendim rustik diyorlar, onu monte ediyoruz canhıraş. Elektrikçi de ustalık gururuna yediremediği için biz faniler için verilmiş broşüre bakmayı reddediyor. Olayı sükûnetle izliyorum. Ruh halim, “Şampiyon belli, ikinci kim?” dolaylarında. Nihayet usta İsveç kafası karşısında beklenen iflası yaşıyor ve her şeyi söküp yeniden takıyoruz. Kurum tarafından şahsi saldırıya maruz kaldığı hissini sık sık yaşayan Türk ustalarının Ikea karşısındaki ortak isyanını dile getiriyor kendisi: “Ya bu Ikea hep böyle yapıyor. Sinir bir şey!” Ikea sinir bir şey. O kadar sinir bir şey ki memleketi büyük oranda İsveçli yapmış durumda. Büyürken İsveç köftesi yemişçesine bir coşkuyla Ikea’ya köfte yemeye gidenler şöyle dursun, genciyle yaşlısıyla geniş Türk ailesinin de kalbini kazanmış durumda. Ikea’nın pazar günlerinin tercih edilen mesire yeri görüntüsü arz etmesinin başka bir nedeni olamaz. Engellilere birtakım hizmetler sunuyor olmalı ki tekerlekli sandalyesini kapan Ikea Müzesi’ne atıyor kendini. Süpersonik kevgir, kendin pişir kendin yelle mobilya parçalarını ve dahi zengin işi süsü verilmiş orta sınıf mallarını ziyarete gidiyor insanlar. “Bir millet İsveçleniyor” konseptine bu canı gönülden katılımın bir sonucu da şu cümlenin giderek gönüllerde yer etmesi: Adamlar düşünmüş! SİZİN MASA BİZİM MASA MI? Ikea’da geri dönme olayı yok biliyorsunuz. Tek giriş ve tek çıkış var. Diyelim ki perde almaya gidiyorsunuz, muhakkak başka reyonları da geziyorsunuz. Dolayısıyla muhakkak aklınıza hiç ihtiyacınız olmayan bir şeye ihtiyacınız olduğu geliyor ve muhakkak onu alarak ilerliyorsunuz. Kasada acayip bir para ödeyerek çıkarken üzerinizde oynanan bu oyuna yine hayranlıkla hayret ederek şöyle diyorsunuz: Adamlar düşünmüş! Doğrudur, adamlar düşünüyor. Fakat adamlar konuşmuyor. Bir çekyat alırken ahbap haline geldiğiniz ve bir sandalye alırken kendi hayatınızı manasızca anlatmaya başladığınız ya da bir sehpa yüzünden bütün Türkiye politikasını masaya yatırdığınız esnaflık müessesesinin son bulduğu yer Ikea. Normal insanlar yerine sarı tişörtlü, sevimliler sevimlisi oğlan ve kız çocukları var. Onlar da size, beraber baktığınız ve neredeyse eşit ölçüde yabancı olduğunuz bir nesnenin depoda hangi raf ve kaçıncı kısımda bulunduğunu söylüyor. Siz de sizin gibi olan ve biricik olduğuna nafile inanmaya çalışan binlerce insan gibi bir masa seçiyorsunuz o raf ve o kısımdan. O masa aynı anda, aynı ya da başka şehirlerdeki Ikea’dan başka evlere de gidiyor. Yani sizin evde “masa” dendiğinde başka evlerdeki masa da kastedilmiş oluyor. Hiç tamir edilmeyecek, o evden çıkarken muhtemelen orada bırakacak olduğunuz, muhtemelen model adı sadece “Ştrömhs” olan ve Arifustaları sinir sahibi yapan bir mal sahibi olmuş oluyorsunuz. Yani sizin “Masa da masaymış ha!”olmuyor. Bir koltuk var Ikea’da, durmadan ağırlık deneniyor üstünde, çok sağlam hesabı! Yine de bilmiyorum Ikea masalar bizim “masa” kadar anıyı taşıyabiliyor mu? Sanmam...